Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
To add a comment, sign in with your Windows Live ID (if you use Hotmail, Messenger, or Xbox LIVE, you have a Windows Live ID). Sign in
“Resulullah -sallALLAHu aleyhi ve
sellem- Efendimiz bana: “Ey Ebu Münzir! ALLAH’ın kitabından ezberinde
bulunan hangi âyetin daha büyük olduğunu biliyor musun?”diye sordu.
Ben: “ALLAH
ve Peygamber’i daha iyi bilir.” dedim.
Tekrar
sordu:“Ey Ebu Münzir! ALLAH’ın kitabından ezberinde bulunan hangi âyetin daha büyük
olduğunu biliyor musun?”
Cevap olarak:
“‘ALLAHu lâ ilâhe illâ hüvel-hayyül-kayyum’ âyetidir.” dedim.
Bunun üzerine
Resulullah -sallALLAHu aleyhi ve sellem- Efendimiz eliyle göğsüme vurdu
ve: “VALLAHi ilim sana mübarek olsun ey Ebu Münzir!”
buyurdu.”
(Müslim:
810)
CUMANIZ MUBAREK OLSUN RABBİM YAR VE YARDIMCIMIZ OLSUN
Allah Herşeyi Görüyor YARAB KUSURLARIMIZI AF ET. BİZİ KENDİNE KUL KABUL ET.EMANETİNİ KABZ ETMEK ZAMANINA KADAR EMANETTE EMİN KIL AMİN.
Denemekten, Çabalamaktan Yorulup Cesaretin Kırıldığında, Bil Ki... .Allah Ne Kadar Uğraştığını Görüyor Kalbin Taş Kesilecek Kadar Ağladığında,Bil Ki Allah Döktüğün Gözyaşlarını Sayıyor,Hayatın Durduğunu,Zamanın Aleyhine işlediğini Düşündüğünde
Bil Ki.... ...
Allah Seni izliyor,Hayallerin Yıkılmış, Umudun Kalmamış Ve Kendi Kendine Neden Böyle Diye Soruyorsan Bil Ki.Allah Cevabını Biliyor,Hiç Neden Yokken içinde Tuhaf Bir Huzur Hissettiğinde, Bil Ki.Allah Sana Fısıldıyor, Bütün işlerin Yolunda Gidiyor VeTeşekkür Etmek içinHer An Bir Neden Daha Oluyorsa,
Bil Ki....
Allah Seni Kolluyor, Bütün Kalbinle Dilediğin şey Sonunda Gerçek Olduysa, Bil Ki Allah Sana Gülümsüyor,Nerede Olursan ol, Ne Düşünürsen Düşün,Ne Yaparsan Yap Bil Ki.... Allah Biliyor
Ben kardan bir adam sevdim gülüşü şapkasının altında saklı Elleri ceplerinde Çocuk kahkalarıyla örülü bedeninde ateşten kor yüreği Ben bu kış bahar hiç gelmez sandım Bir sabah uyanınca güneşle dünyam başıma yıkıldı Ne kar vardı, ne kardan adam Artık sadece hayali vardı anımsadıkça ayazı yüreğimi yakan
Yüreğimde kanayan bir yarasın artık. Yarım bırakılmış bir şiir gibi yarımım, yazanından başkası tamamlayamaz bu şiiri. Terk edilmiş bir çocuk bahçesi yüreğim, hüzünlü boş bir salıncak görüntüsü gözlerimin önünde.
Gözlerimin önünde eridin gittin.
Kardan adamım, seni gerçek sandım. Kardan adamım, ben gerçekten vardım.
Hayalperest de olsam, çocuk da olsam, yokmuş gibi de olsam, bu hikayede senden daha çok vardım. Oysa bu hikayede sadece sen kahramandın.
Her çocuk erimeyeceğine inanmak ister kardan adamının. Her çocuk bahçesinde onun olduğunu bilirken güvenle uyur. Her çocuk hikayeler yazar. Ve her çocuk kardan adamı eridiğinde ağlar.
Eridin. Ağladım.
Bilseydim sever miydim seni. Bir gün gideceğini bilsem, gözlerime baka baka, gözlerim hiç umurunda değilmiş gibi gideceğini bilseydim, tek damlası için dünyayı yakacağını söylediğin göz yaşlarımın üzerine basa basa gideceğini bilseydim, “artık bitti” derken o sıcacık adam yerine kardan bir adam olacağını bilseydim sever miydim seni?
Evet, severdim. Elimde değildi ki. Severdim.
Kardan adamlar yaptım Hepsini Kahramanım sandım Avuçlarımda eridiler Telli duvaklar taktım Her defa sanki aklandım Çok çabuk kirlendiler.....
CENGİZHAN
Se no futuro eu não for seu presente Lembre-se que fui parte do seu passado!
If in the future I will not be your gift Remember that I was part of your past!
Bizi güçlü
yapan yediklerimiz değil, hazmettiklerimizdir. Bizi zengin yapan kazandıklarımız
değil, muhafaza ettiklerimizdir. Bizi bilgili yapan okuduklarımız değil,
kafamıza yerleştirdiklerimizdir
Sonsuzca yaşamak, hep var olmak ister insan. Bir
anlamda yaratılışında kodludur bu arzu. Oysaki dünya hayatındaki varlığı diğer
tüm yaratılmış varlıklarda olduğu gibi ölümlüdür. Peki, bir gün öleceğini bilen
insanoğlu neden hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar. Herhalde bunun en büyük sebebi
insanın sonsuzca var olma isteği ve tutkusudur. Oysaki yüce Yaratıcımız,
insanoğlunun bu arzusunu bu dünya hayatı için değil ahiret yurdu için vaat
etmiştir. Beklide insana sunulacak en büyük nimet ve imkân sonsuzca yaşama
hakkıdır. Allah, insanoğluna katında sonsuzca yaşama hakkı vermek istemektedir.
Bu yüzden olsa gerek insanının içine de yaratılışından itibaren sonsuz yaşama
isteği verilmiştir. Şeytanın, Hz. Âdem ve eşine oynadığı oyun da onları
sonsuzca yaşama tutkusuna ve ölümsüz olmaya kışkırtmak ve Allah’ın yasak ederek
imtihan kıldığı ağaca yönelmelerini sağlamak değil miydi? (7 Araf Suresi 19-25).
İnsan hiç ölmemek ister çünkü var olmak tutkuyla arzulanan bir hadisedir. İşte
yüce Yaratıcımızın insanoğluna bu dünya hayatındaki davranışlarının bir
karşılığı olarak müjdelediği ve korkuttuğu sonsuzca yaşam sadece bu dünya
hayatından sonraki tekrardan yaratılışımızda gerçekleşecektir. İnsanlar
yaşamları süresince yapmış olduklarının bir karşılığı olarak hak ettiklerini en
ufak zerresine kadar orada bulacaklardır.
Kur’an-ı Kerim ayetlerinde çok defalar cennet ve
cehennemle ilgili kesitler sunularak insanoğlu bir anlamda müjdelenmek ve
terbiye edilmek istenir. Ancak insanlar tarafından genellikle yapılan bir hata
vardır ki oda yine ayetlerde açıklandığı şekliyle cennet ve cehennemin
mertebeleri olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesidir. Kendini samimi ve dünyevi
beklentisi olmadan Allah yoluna adamış, bu yolda didinip çaba gösteren bir
inanan ile yine ayetin ifadesiyle (22 Hac Suresi Ayet 11) Allah’a kıyıdan kıyıya
ibadet eden ancak kendisine gelen bir imtihan karşısında bekleneni veremeyen bir
kulun ya da bunlar arasındaki sayılamayacak kadar çok çeşitteki insanın ahirette
alacakları mükâfatlar ve gönül tatmini bir olmayacağı gibi kısmen ya da tamamen
Allah’ın emirlerinden sapanlarla, Allah’a, Peygamberlerine ve inananlara gerek
fizikî gerekse sosyal, psikolojik ve ekonomik savaş açan kişilerin dereceleri de
aynı olmayacaktır.
Ayetlerde çeşitli cennetlerden bahsedilmekte ve bu
cennetlerle ilgili kesitler sunulmaktadır. Hatta öyle üst mertebede cennetler
vardır ki onlara sadece kendisini Allah yoluna adayan oluşta ve yarışta önde
giden inananlar ulaşabilecektir. Bunlarsa ayette geçtiği şekliyle büyük
çoğunluğu peygamberimiz Hz. Muhammed ve öncesinde yaşamış inananlardan az bir
kısmı ise Peygamberimizden sonraki inananlardan oluşmaktadır (56 Vakıa Suresi
Ayet 10-14). Allah’ın rızası ve hoşnutluğunun kazanılması ise tüm cennetlerden
daha büyük ve önemlidir (9 Tevbe Suresi Ayet 72). Yine cehennemin yedi
kapısından ve her kapıya ayrılmış bölük bölük inkârcılardan bahsedilir (15 Hicr
Suresi Ayet 44). Yani cehennemde çekilecek olan azabın da dereceleri
bulunmaktadır.
İşte tamda bu noktada özellikle insanların büyük
çoğunluğunun cennet anlayışları açısından konunun önemi ortaya çıkmaktadır.
İçinde az da olsa Allah korkusu ve cehennemde yanmaktan çekinme bulunan
insanların büyük çoğunluğu halk arasındaki yaygın ifadesiyle “bir şekilde
cennete girelim de nasıl girersek girelim†anlayışındadırlar. Bu anlayışın
altındaki en büyük neden cennetlerde sunulacak imkân ve nimetlerin aynı olacağı
inancıdır. Dünya hayatındaki yaşantısında maddi pek çok rüyaların peşine takılan
ve doyumsuz olan insan konu ahiret yurdu ve cennet olduğunda kıyısından
kenarından olsa da girmeyi hedeflemekte ve bununla tatmin olabilmektedir. Ya da
pek çok insan tarafından tekrarlanan diğer bir yaklaşım ise “iyi insanlıkâ€
modelidir. Biz iyi insanız kimseye bir kötülüğümüz yok etliye sütlüye karışmayız
kendi halimizde yaşayıp gidiyoruz şeklinde açıklamalar ile dini ve Allah’ın
emirlerini sadece iyilik ve yardımsever olmaya indirgeyen bu anlayış da
kendisini olabilecek en kötü “dindar†modelleriyle mukayese edip cenneti en
çok hak eden kişilerden görmeyi “canım bizde cennete girmeyeceksek kim
girecek†tarzında söylemlerde bulunmayı kendilerine düstur
edinmişlerdir.
Konunun daha iyi anlaşılması için somut bazı
örnekler vermeye çalışalım. İnsanların bireysel maddi manevi birtakım
özellikleri için çeşitli sıfatlar kullanırız. Örneğin sağlık, mutluluk,
zenginlik, güzellik, çirkinlik, güç, kuvvet vb. Ancak kaçınılmaz olarak şunu
biliriz ki pek çok insan zengin sıfatına girebiliyorken zenginlikleri arasında
inanılmaz boyutlarda farklılıklar olabilmektedir. Örneğin Türkiye’nin sayılı
zenginlerinden olan X şahsı ülkemiz insanları için ulaşılmaz bir zenginlikte
görülürken dünya zenginler sıralamasında isimleri dahi geçememektedir. Ancak
bizim bu insanların büyük çoğunluğu için kullandığımız genel bir ifade zengin
olduklarıdır. İşte diğer pek çok insani özelliklerde de ortaya çıkan bu derece
farkı cennet ve cehenneme girecek olan insanlar içinde aynıdır. Yine insanların
güzellikleri ve becerileri de eşit değildir. Ancak bunlar içinde genel ifadeler
olarak güzel ya da becerikli yakıştırmaları yapılır.
Yine sanki kulluk ve ibadet insanın
farkındalığından itibaren değil de hayatının son demlerinde adeta yaşlılık
meşgalesiymiş gibi algılanıp heba edilen gençlik ve yıllar göz ardı
edilmektedir. Kişinin hayatını dünyevi zevk ve saadetler peşinde geçirip
yaşlılığında dahi olsa bazı gerçekleri anlayıp pişman olması yinede takdir
edilebilecek bir davranıştır. Çünkü Allah’ın kimi ne şekilde affedeceğini sadece
Allah bilebilir. Ancak Allah kulunu affetse dahi insanın boşa geçirmiş olduğu
yıllarını geri getirebilme ve bu yıllarını hayra yönelik işlerle geçirebilme
imkânı olamayacağından insan yine kayıptadır. İnsanın haramlara girebilme imkân
ve kudreti varken haramlardan sakınabilmesi ile gerek fiziki gerekse manevi
manada bu kudretlerini yitirdiğinde haramlardan uzak kalması arasında oldukça
önemli fark olsa gerek.
Samimi bir inananın en büyük hedefi beklentisiz
olarak Allah’ın rızasını kazanmaya çalışıp çabalamak, hesap kitap yapmadan,
Allah’ın emir ve yasaklarını sorgusuz bir şekilde harfiyen yerine getirmektir.
Zaten yüce Yaratıcımız samimi ve ihlâslı bir şekilde hayırlı işlerle uğraşan
emir ve yasaklara uyan kullarının ahretteki mükâfatlarını eksiksiz olarak
sunacaktır. Biz kullara düşen ise Rabbimizin takdirini Rabbimize bırakmak
beklentisiz olarak en başta Rabbimizin rızasını ve üst mertebedeki cennetleri
hak edebilmek için hayırlı işlerde yarışmaktır.
Ey iman sahipleri! Dikkatlerinizi, sizi korkunç
bir azaptan kurtaracak bir ticarete çekeyim mi: Allah’a ve onun resulüne inanır,
Allah yolunda mallarınız ve canlarınızla didinirsiniz. İşte bu, sizin için en
hayırlısıdır; eğer bilirseniz. Günahlarınızı affeder ve sizi, altından nehirler
akan bahçelere, sürekli cennetlerdeki temiz-bereketli barınaklara yerleştirir.
İşte bu en büyük başarıdır (61 Saff Suresi Ayet 10-12).
Resûlullah efendimiz, Veda
Haccında, "Vedâ hutbesini" bitirdikten sonra Bilâl-i Habeşî hazretleri, ezan-ı
şerîfi okudu. Bütün Eshâb-ı kirâm, huzûr ve huşû içinde
dinlediler.
Peygamber efendimiz,
namazı kıldırdıktan sonra devesine bindi. Cebel-i Rahme'nin dibine varıp
kayaları önüne alıp, kıbleye dönerek vakfeye durdu. Herkesin vakfeye durmasını
emretti.
Daha
sonra:
"Hayır, ancak ahiret
hayrıdır." buyurdu.
Mübârek ellerini göğüs
hizâsında kaldırarak, bütün peygamberlerin yaptığı pek fazîletli olan şu duâya
başladı. Bizlere, bu şekilde duâ etmemiz için işaret buyurmuş
oldu:
"Allahü teâlâdan başka
ilâh yoktur. O birdir. Eşi ortağı yoktur. Mülk, O'na âittir. Hamd, O'na
mahsustur...
Ey Allahım! Kabir
azâbından, kalbin vesvesesinden, işlerin dağınıklığından sana
sığınırım!
Ey Allahım! Rüzgârların
getirdiği âfetin şerrinden sana sığınırım! Ey Allahım, gözümde bir nûr,
kulağımda bir nûr, kalbimde bir nûr yarat! Ey Allahım, göğsüme genişlik ver,
işimi kolaylaştır!
Ey Allahım! Kalbe vesvese
veren şeytandan, işlerin karışıklığından, kabir fitnesinin şerrinden, gecenin
getirdiği şeylerin şerrinden, gündüzün getirdiği şeylerin şerrinden, korkunç
rüzgârların getirdiği âfetlerin şerrinden, zamanın nöbet nöbet gelen mihnet ve
belâlarının şerrinden sana sığınırım!
Ey Allahım, sağlığın
hastalığa çevrilmesinden, birden bire gelip çatacak azâbından ve bütün
gazâbından sana sığınırım!
Ey Allahım! Beni
hidâyetine ulaştır. Geçmişimi, geleceğimi bağışla! Ey başvurulacakların en
hayırlısı! Kendisinden istenilenlerin en keremlisi, en çok
vereni!
Ey Allahım! Sen, sözümü
işitiyor, yerimi görüyor, gizli, açık neyim var ise biliyorsun. İşlerimden hiç
biri sana gizli değildir. Ben çâresizim, yoksulum. Senden yardım ve eman
diliyorum.
Korkuyorum. Kusurlarımı
îtirâf ediyorum. Bir çâresiz, senden nasıl isterse, ben de öyle istiyorum. Zelîl
bir günahkar, sana nasıl yalvarırsa, ben de öyle yalvarıyorum.
Yüce huzûrunda boynunu
bükmüş, senin için gözlerinden yaşlar boşanan, senin uğrunda bütün varlığını
zelîl eden, senin için burnunu topraklara sürten bir kulun sana nasıl duâ
ederse, ben de öyle duâ ediyorum!
Ey Rabbim! Duâmı kabûl
buyurmaktan beni mahrûm eyleme. Bana Raûf ve Rahîm ol! Ey istenilenlerin en
hayırlısı ve verenlerin en keremlisi!..
Ben, sana her an muhtâcım.
Senin ise, bana hiç ihtiyâcın yok. Sen, ancak yaratanım olarak beni bağışlar,
affedersin.
Ey duâcıların duâlarını
kabûl eden! Ey ümit bağlananların en üstünü! İslâmiyet ve Muhammed
(aleyhisselâm) üzerindeki himâyen hürmetine sana yöneliyorum. Benim bütün
suçlarımı bağışla! Beni şu durduğum yerden bütün hâcetlerimi yerine getirmiş,
dileklerimi ihsân buyurmuş, temennilerimi gerçekleştirmiş olarak
döndür!..
Bizler, topluca senin
Beyt-i Harâm'ına geldik. Şu büyük Meşâir'de vakfeye durduk. Şu mübârek yerlerde
hazır bulunduk. Ümîdimiz, yüce katındaki sevab ve mükâfâta nâil olmaktır.
Ümîdimizi boşa çıkarma Allahım!"
Resûlullah efendimiz, bu
duâdan sonra vakfe yaptı. Akşam üzeri:
"Bugün, dîninizi
sizin için ikmâl eyledim. Üzerinize olan nîmetimi tamamladım ve size din olarak
İslâmiyet'i vermekle râzı oldum”
(Mâide sûresi: 3) meâlindeki âyet-i kerîme nâzil oldu.
Böylece, İslâm dini ikmal
bulmuş oldu. Bildirilmemiş, açıklanmamış hiçbir emir, yasak kalmadı. Peygamber
efendimiz de vazifesini tamamlamış oldu. Kısa bir müddet sonra da bu fâni
dünyadan ayrıldı.
Bazı şeylerin bedeli olmasaydı, ben herkesten çok sevinirdim. İstediğim anda olsalardı, beni yormadan üzmeden ortaya çıkıverselerdi. Çalışmam, strese girmem, zaman zaman uykusuz kalmam, gözyaşlarına boğulmam gerekmeseydi.
Bir türküyü dokunaklı söylemek için, hayatımın bir yerinde, bir şekilde acı çekmiş olmam şart olmasaydı.
Kitap yazmak için okumak gerekmeseydi, televizyon seyretmek yerine insanları gözlemlemek, örnek insanları kedi gibi usluca dinlemek gerekmese, sabah kalkıp birden bire yazmaya başlasaydım ne güzel olurdu! Bilmediğim bir kelime için üç dört sözlük karıştırmak zorunda olmasaydım, okuduğum, dinlediğim ya da seyrettiğim her şeyi, üzerinde düşünmeden sadece eğlenmek için kullanabilseydim.
İnançlarımı başkalarına taşıyabilmek için onlara uygun yaşamam gerekmese, iç bütünlüğü ve samimiyete ihtiyaç olmasa, kimsenin görmediği yerlerde işlediğim kusurlarım yüzüme yansımasa, insanlar, samimiyetsizliğimi hissetmese, elçiye değil mesaja baksalardı.
Şiir yazmak için sadece hissetmek yetse, kelimeleri işlemek, bir şiir üzerinde aylarca, yıllarca çalışmak gerekmese, kâğıda ilk döktüğüm anda "işte bu!" diyebilseydim. Yazdığım onca şiiri "İstediğim gibi olmadı, içimdekini kâğıda taşıyamadı" deyip denize bırakma acısını yaşamasaydım.
Hayatta farklı olmak için herkesten farklı şeyler yapmam gerekmeseydi. Herkesin yaptıklarını yaptığım halde, herkesten başarılı ya da farklı olabilseydim.
Yabancı bir dili öğrenmek için Matrix filmindeki gibi sadece bir disketin beynime yüklenmesi yetseydi. Onca sözlük karıştırmaya, kitaplar okumaya, sinir krizlerine girmemek mümkün olsaydı…
Sevdiğim kadının kalbini hep benimle tutmak için sürekli nazik ve düşünceli olmak, kendimi geliştirmek ve onu anlamak zorunda kalmasaydım… Ağzım çıkan her şeyi tartmak durumunda olmasaydım… Beni hemen anlasaydı ve beni anladığında bunu saklamasaydı.
Bir erkekle aynı işyerini ya da organizasyonu paylaşmak için onun kırılgan egosunu sürekli hesaba katmak, stratejiler geliştirmek zorunda olmasaydım.
Kaliteli fikir ya da ürünleri insanlara anlatmak için birkaç dakika yetseydi, Kaliteleri defalarca ispatlanmış ürün ya da fikirlerin bile kalitesini insanlara yeniden bir şekilde fark ettirmek için o kadar uğraşmak durumunda olmasaydım. İnsanlar anlattığım şeyleri hemen alsalar, hemen benimseselerdi, hemen kabul etselerdi, benimle yola düşüp, çalışmalarıma destek verselerdi.
Çocuk sahibi olmak için bile, ayın uygun günlerini hesaplamak zorunda olmasaydı insanlar…
Genç bir öğrenciyi kendisine inandırmak zorunda olmasaydım, kolu kanadı kırılmadan, saplantısız bir kişilikle bana gelseydi, bir eğitimci olarak yeteneklerini ona yeniden göstermek zorunda olmasaydım. Hemen öğrenmeye ve bir şeyler başarmaya başlasaydık.
Bir iş adamı olarak alanım ve insanlarla ilgili konularda, kendimi sürekli güncelleştirmek durumunda olmasaydım. İki yıl önce okuduklarım hala yetiyor olsaydı. Okumak, dinlemek yerine, yapmayı daha çok istediğim şeyleri yapabilseydim.
Kadınlar, anlayabileceğim kadar yalın olsalardı, iş arkadaşlarım, eşim, kızım, öğrencim ya da takım arkadaşlarım olarak hemen birbirimizi anlayabilseydik.
Erkeklerin, o sert görünüm altında ne kadar kırılgan olduklarını anlamak için çaba göstermem gerekmeseydi, bunu açıkça söyleselerdi. Bu kadar kapalı davranmasalardı, onları anlamak için bu denli uğraşmam gerekmeseydi.
Çocukların ve gençlerin dünyalarının farklı olduğunu, ve bunun her devirde değiştiğini rüyamda görseydim, uyurken öğrenseydim, onlar hakkında kitaplar okuyup- onları sabırla dinlemem gerekmeseydi.
Yasalardan ya da otoriteden korktuğum için değil, insanları kırmamak için susmam gerekmeseydi, içimden geçenleri sessizliğe gömmek zorunda olmasaydım. Dostlarının yanında küçük düşmemeleri için, kendi ego ve gururumu cebime koymam gerekmese, "Saçmalıyorsun!" diyebilseydim.
Keşke sigara içmek, insanı hasta etmese, ciğerlerini hırpalamasa, içenlerin üzerinde o kötü kokusunu bırakmasaydı. Sigaranın toplam maliyeti, sadece paketine ödenenden ibaret kalsaydı.
Cennet ucuz, cehennem dahi lüzumsuz olsaydı.
Ama hayat ne kadar çekilmez ne kadar anlamsız olurdu değil mi?